Buraya kadarki kısımda Türkiye-Azerbaycan askeri ilişkilerinin genel niteliği üzerinde durduk.
20. Yüzyılın başlarında ve sonlarında karşılıklı askeri desteğin ikili ilişkilerin en temel boyutlarından birini teşkil ettiğine dikkat çektik. Keza ister Azerbaycan Türklerinin Çanakkale savaşında yer almalarının ve genel olarak Kurtuluş Savaşı’na Azerbaycan’dan verilen desteğin, gerekse de Azerbaycan’da Ermenilerce gerçekleştirilen katliamların durdurulması ve Bakü’nün kurtuluşu için Anadolu’dan gelen askeri desteğin günümüzde Türkiye-Azerbaycan ilişkilerin in psikolojik temellerini oluşturması bakımından da büyük önem taşıdığı ortadadır.
20. Yüzyılın sonlarında Azerbaycan Ermenistan işgaline uğrarken Türkiye’nin desteği yine büyük önem taşımaktaydı. Fakat çoğu kişiye göre bu aşamada Türkiye’nin Azerbaycan’a desteğinin askeri boyutu yeterli seviyede (nedenleri üzerine farklı yorumlar yapılmakla beraber) değildi. Azerbaycan açısından askeri ilişkilerde Karabağ sorunu özel yer tuttuğu için belki de bu boyutun üzerinde biraz daha ayrıntılı durmak gerekir.
Türkiye diğer alanlarda her türlü özveriyi göstermesine rağmen, Azerbaycan’ın ısrarlı tutumu karşısında Azerbaycan topraklarının Ermenistan tarafından işgali sürecinde Rusya’nın Ermenistan’a gösterdiği yardımı dengelemek üzere Azerbaycan’a gerekli askeri desteği verememiştir. Türkiye konunun askeri boyutuna ilişkin olarak 1992-1993 yıllarında devamlı, “Azerbaycan’da dünya ile hareket edeceğiz” ve yine “Türkiye’nin tek taraflı müdahalesi söz konusu değildir” şeklinde beyanlarda bulunmuştur. Tüm bunlara rağmen, Türkiye’nin bu savaşta Azerbaycan’a hiç yardım etmediği de söylenemez. Türkiye açısından sadece tek taraflı müdahaleden kaçınılması söz konusu olmuştur. Türkiye, Ermenistan’ın işgalci saldırılarının durdurulmasını ve sorunun çözümünü daima uluslararası örgütler aracılığıyla yapılacak görüşmelerde görmüştür. Şöyle ki, Şubat 1992’de bölgede olaylar tırmanırken Türkiye sorunu bir yandan NATO Konseyinin gündemine getirmiş, öte yandan Mart 1992 sonlarında AGİT Helsinki zirvesinde Azerbaycan ile Ermenistan arasında barışın sağlanması için uluslararası Minsk Konferansı yapılması ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 11 ülkeden oluşan Minsk Grubu oluşturulmasını sağlamıştır. Bunun yanında Türkiye 11 Mart 1992’de bir barış planı hazırlamış, ancak bir sonuca ulaşamamıştır. Türkiye’nin çabalarıyla 28 Şubat 1992’de AGİT, “sınırların dokunulmazlığı ve tek taraflı olarak değiştirilemeyeceği” yolunda bir karar almıştır. Ayrıca Kelbecer’in işgalinden sonra, Türkiye BM Güvenlik Konseyi’nin Kelbecer’in boşaltılması kararını almasında aktif rol oynamış ve bu rayonun (bölgenin) boşaltılması için ABD ve Rusya ile ortak önerge hazırlamıştır.
Bu dönemde Türkiye’nin, Azerbaycan topraklarının Ermenistan tarafından işgali meselesine ilişkin tutumuna baktığımız zaman, o dönemin Cumhurbaşkanıyla, hükümet başkanı arasındaki görüş farklılıklarını da görmekteyiz. Nitekim dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal her defasında “Azerbaycan’ın yanında” olduklarını dile getirmiş ve “Türk milletinin sabrının zorlanmamasının gerektiğini” belirterek, gerekirse askeri müdahalede bulunacaklarını ifade etmiştir. Hatta Özal bu dönemde verdiği bir demeçte Türkiye’nin Ermenistan-Azerbaycan çatışmasına müdahalesinin cesaret işi olduğunu ve Türkiye’nin bu cesaret örneğini Kıbrıs müdahalesinde gösterdiğini hatırlatmıştır. Özal’ın bu açıklamalarının aksine, dönemin Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel, Ermenistan’ın Azerbaycan’a yönelik işgalci saldırılarında Türkiye’nin “askeri güç kullanmayacağını” açıklamıştır.
Ermenistan’ın Azerbaycan’a saldırıları devam ederken Türkiye Azerbaycan’a askeri eğitim ve danışmanlık hizmeti de vermiştir. Askeri danışmanlık hizmeti Azerbaycan’a yollanmış üst düzey askeri yetkililer aracılığıyla verilmiştir. Harp Okullarında ve Harp Akademilerinde uzun süreli kadro eğitiminin yanı sıra kısa dönemli askeri eğitim projeleri de gerçekleştirilmiştir. Savaş sırasında Rusya’nın Ermenistan’a verdiği askeri destekle kıyaslanacak boyutta olmasa bile bu hususların da göz ardı edilmemesi gerekir.
Azerbaycan bağımsızlığına kavuştuktan sonraki aşamada Türkiye’nin Azerbaycan’a askeri desteği açısından en önemli noktalardan birisini son yazıda da ifade edildiği üzere Türk Yıldızları’nın 24 Ağustos 2001 tarihinde Bakü’de Hazar kıyısında yaptıkları gösteri teşkil etmiştir. Olayın Azerbaycan ile İran arasında gerginlik yaşandığı, İran’ın Azerbaycan sınırını birkaç kere ihlal ettiği dönemde ve Türkiye’nin İran’a bu konularda nota verdikten sonra gerçekleşmesi hem Azerbaycan kamuoyunda, hem de dışarıda Türkiye’nin Azerbaycan’ı İran karşısında askeri açıdan desteklemesi şeklinde algılanmıştı. Türkiye’nin bu adımı Ermenistan Azerbaycan topraklarını işgal ederken Türkiye’den arzuladığı askeri yardımı alamadığını düşünen Azerbaycan toplumu için önemli bir psikolojik destek görevini de yerine getirmiş ve gelecek açısından özgüven oluşturmasına neden olmuştu.
Türkiye’nin bu aşamada desteğini askeri boyutta ortaya koyması, sadece olayın Karabağ sorunuyla aynı niteliklerde olmamasından (ister karşısındaki devletin gücü itibariyle Rusya’dan daha zayıf olması, ister sıcak çatışma ihtimalinin zayıflığı, ister sıcak çatışmanın yaşanması halinde Batı’dan alınacak destek bakımından daha avantajlı konumda olması) değil, aynı zamanda Türkiye’nin 1990’ların başlarına göre daha cesaretli dış politika çizgisine sahip olmasından kaynaklanıyordu. Türkiye’nin bu adımı İran tarafından kısmen tepki, kısmen de kıskançlıkla karşılanmıştı. Nitekim yıllar sonra Aralık 2007’de Türkiye’nin Azerbaycan’daki Büyükelçisi Hüseyin Avni Karslıoğlu Azerbaycan Ermenistan işgali altındaki topraklarını kurtarmak üzere savaşa başlarsa Türkiye’yi yanında bulacağını ifade ettiğinde İran devlet radyosu konuya ilişkin özel program hazırlatarak bu açıklamayı “dalga konusu” yapmaya çalışmış, ama başarılı olamamıştı. Sonraki Büyükelçi Hulusi Kılıç’ın çeşitli açıklamaları da dahil olmak kaydıyla Türkiye 2000’li yıllar boyunca işgali ortadan kaldırmaya yönelik her türlü çabasında Azerbaycan’a gerekli desteği vermekten geri durmayacağını defalarca vurguladı.
Gelecek bölümde ikili askeri ilişkilerin son yıllardaki seyri, ilişkilere eklenen yeni ve çok önemli boyutlar ve ilişkilerin muhtemel geleceği üzerinde durularak yazı dizisi sonlandırılacaktır